Hayatın kenarındakileri yazıyorum
Yazıyı Küçült (-) Yazıyı Büyüt (+)
Urfa Suruç doğumlu Öykücü ve Resim Öğretmeni Mehmet Oral, şiirle başlayan yazı yolculuğuna bugün öykü kitapları ile devam ediyor. ‘Çerçevelenmeyen Kareler’ ve ‘Kurmaca Çalar Saat’ öykü kitapları okurla buluşan Oral, edebiyatı hem bir direnç alanı hem de duyarlılık çağrısı olarak görüyor. Gerçek olaylardan beslenen karakterleri, toplumsal meselelerle örülü kurguları ile güçlü bir atmosfer yaratan yazarla, yazma serüvenini ve öykü anlayışını konuştuk.
Bir öyküyü yazmaya nasıl karar veriyorsunuz? Sizin için önemli olan nedir?
Öyle bir memlekette yaşıyoruz ki her yanından öyküler fışkırıyor. Kadın ve çocuk ölümleri, iş kazalarındaki ihmaller, işsizlik, adaletsizlik, liyakatsizlik, dalkavukluk… Yani öyküleştirilecek fazlasıyla malzeme var. Öykülerimi kurgulasam da gerçeklerden bağımsız değiller. Karar vermekten çok bende etki uyandıran bir durum ya da olay kendini yazdırıyor. Buna bazen bir bakış, bir cümle, bir fotoğraf, bir haber, bir tiyatro oyunu, bir film neden olabiliyor. Öykülerimde insan haklarından hayvan haklarına kadar hayata dair birçok şeyi bulabilirsiniz. Aşkı konu edinen öykülerimde bile sınıfsal yalnızlıklar vardır.
Öykü karakterlerinizi nasıl seçiyorsunuz? Genellikle hangi sınıftan oluyor?
Öykülerimde ideal karakterler yer almıyor. Günlük hayatta karşılaşabileceğiniz insanları gözlemleyip öykülerime katıyorum. Öykü yazarken kendimi öykü karakterlerinin yerine koyuyorum. Onlar gibi düşünüp onlar gibi hissediyorum. Yani yaşanılanlara onların penceresinden bakıyorum. Karakterlerin mizacı, davranışları, söyledikleri arasında tutarlılık olmalı. İnsanların kayıtsız kaldığı, yanından geçerken bakıp geçtiği ama görmediği, kendine ve çevresine yabancı, ötekileştirilmiş, yaftalanmış, örselenmiş, yoksul, hasta, yalnız, travmalı insanları öykülerimde görebilirsiniz.
‘Hayatın içinden kesitler sunarak yazıyorum’
Yazmaktaki amacınız nedir? Neden öyküyü seçtiniz?
Temelde yalnızlık duygusu bana yazdırıyor diyebilirim. Ama bu yalnızlık, hayatı sorgulatan gönüllü bir yalnızlık. Farkındalıkları, duygudaşlıkları, tezatları, benzerlikleri içerdiğinden içinde bulunduğum dünyadan uzaklaşmamı sağlıyor. Sanatın insanı dönüştüren, direnç veren, duyarlı hale getiren, özgürleştiren güzel yanları var. Öte yandan ben de dahil her yazar ya da yazar adayının bilinç dışında bir yerde ölümsüzlük duygusunun yattığını biliyoruz. Yazma uğraşım şiirle başladı, denemeyle devam etti, öyküde karar kıldım. Süreç böyle ilerledi. Sanırım hayatın içinden kesitler sunmak yazmaya dair bir tatmin verdi ki bana, öyküler yazdım. Kim bilir, belki ileriki zamanlarda romana yönelirim.
Sizce öykü nasıl olmalı? Nasıl tarif ediyorsunuz öyküyü?
Çok şey söylenebilir. Öykü, duygu aktarımında iyiyse, özgünse, merak uyandırıyorsa, dili yalınsa, samimiyse, mantık hataları barındırmıyorsa, okuru dünyasına çekebiliyorsa, öykü okunduğunda etkisinde kalınıyorsa yani kısaca öykünün bir ruhu varsa okurda karşılık bulur. Kurmaca Çalar Saat kitabımdaki “Noksanlı Yıllar” adlı öykümün son cümlesi bu soruya yanıtım olsun:
“Geride, yalnızca ama yalnızca öyküler kalırdı bizimle ve öyküler kalırdı bizden.”
Etkilendiğiniz önemli öykücüler var mı?
Olmaz mı? Yabancı yazarlardan Anton Çehov, O. Henry takma adıyla bilinen William Sydney Porter, Art arda gelişen olay öykücülüğüyle meşhur Guy de Maupasant, geçen yıl kaybettiğimiz Yazar Alice Munro, Stefan Zweig, Flanery O’Connor. Yerli yazarlardan ise Sait Faik Abasıyanık, Fakir Baykurt, Aziz Nesin, Haldun Taner, Gaye Boralıoğlu, Cemil Kavukçu, Mahir Ünsal Eriş, Melisa Kesmez’i sayabilirim.
‘Resim yapar gibi öykü yazmışsın’
Başka sanat alanında da çalışmalarınız var, neden öyküyü seçtiniz?
Resim öğretmeniyim ve bu soruyla çok karşılaşıyorum. Neden resim yapmayı değil de öykü yazmayı seçtin, diye soruyorlar. Galiba plastik sanatlarda doyuma ulaştığıma inandım ya da edebiyat bana daha iyi geldi. Bununla alakalı yazar bir dostum bana şöyle demişti: “Öykülerini okurken şunu fark ettim. Resim yapar gibi öykü yazmışsın.” Bu açıdan düşünüldüğünde belki de görsel sanatlardan çok uzaklaşmış değilim.
Kitap kapakların çok etkileyici. Bunları hazırlarken ne düşünüyorsunuz?
İlk kitabım ‘Çerçevelenmeyen Kareler’in kapak görseli ve tasarımı bana ait. İkinci kitabım ‘Kurmaca Çalar Saat’in ise (illüstrasyon) görseli sevgili dostum Hakan Çapkan’a, kapak tasarım ve sayfa düzeni ise yine kıymetli dostum Mümtaz Çakar’a ait. İki kitap için de yanıtım aynı olacak. Kapak görseli ve tasarım, kitabın adını aldığı öykünün ruhunu taşımalı.
Bir yazar olarak ‘Çerçevelenmeyen Kareler’ ve ‘Kurmaca Çalar Saat’ arasındaki en önemli fark ve en önemli ortak yanlar nelerdir?
‘Kurmaca Çalar Saat’, uzun soluklu beş öyküyü, ‘Çerçevelenmeyen Kareler’ ise biri hariç on üç kısa öyküyü kapsıyor. İki kitap arasındaki en belirgin fark, birbirinden bağımsız sorunlara değinmesi, duygu yoğunluğu ağır basan öykülerden oluşması ve her öykünün farklı kurgularla yazılmasıdır. ‘Kurmaca Çalar Saat’, ikinci kitap olması dolayısıyla ince elenip sık dokunmuştur, diyebilirim. Ortak yanları eleştirel, özgün, yalın, akıcı bir dille yazılması ve okuru öykü boyunca diri tutarak sıkmayan, merak uyandıran öykülerden oluşmasıdır.
‘O sergi işçi ve memurları sanatla buluşturdu’
Geçen yıl “Barajsız sendika, yasaksız grev, güvenceli iş” kampanyası için Adanalı sanatçılar da eserleriyle katkıda bulundular. Siz de tuval yerine işçi önlüklerinin kullanıldığı resim sergisine iki resimle katıldınız. Bu hazırlık ve sergi süreci size ne hissettirdi? Bununla bağlantılı olarak ‘resim’ yerine öykü istenseydi hangi öykülerinizi verirdiniz?
“Çorbada benim de tuzum bulunsun” düşüncesiyle bu sergiye katılmıştım. İşçi ve memur emekçiler sanatla buluştu. Serginin özgünlüğü, özellikle işçi önlüklerini tuval yerine kullanma fikri yaratıcı bir fikirdi. Sergideki enstalasyon çalışmasına değinmeden geçemeyeceğim. Çok beğendiğimi belirteyim. İş kazalarının ihmale dayandığını ve aslında istense bu ihmallerin yaşanmayacağını net bir şekilde gözler önüne seriyordu. Resim yerine öykü istenseydi 2021 yılında Alarga edebiyat ve eleştiri dergisinde yayımlanmış “Karanlık ve Süt Kokusu” adlı bir öyküm vardı, o öykümle katılırdım. Öykü, inşaat işçisi bir babanın inşaatın onuncu katından düşüp ölmesi ve “Siyah lüks bir arabadan insanlığı yutmuş bir göbek indi” diye zihnime kazınmış cümlesiyle patronun olayı örtbas etme sahnesini ve işçi babanın kızı 22’nin yaşadıklarını anlatır. Kızın ismi 22 değildir ama sevgilisi 23 ile birbirlerine yaşlarıyla hitap ederler.
Mehmet Oral kimdir?
1983’te Suruç’ta doğdum. Çukurova Üniversitesi Eğitim Fakültesi Resim Öğretmenliği Bölümünden mezun oldum. 2004-2005 yıllarında Zu sanat dergisinin editörlüğünü yaptım. Çeşitli basın-yayın ve internet mecralarında şiir, deneme ve öykülerim yayımlandı. Bazı öykülerim kitap seçkilerinde yer aldı. Lise yıllarında şiirle başladığım yazma sürecim, günlüğüme not ettiğim kısa cümlelerle, şiirlerle, deneme ve kısa öykülerle devam etti. Kırk yaşına gelmek, saçlarımın ağarması ve sonrasında nitelikli bir kitap yazmak gibi bir hayalim vardı. “Çerçevelenmeyen Kareler” adlı ilk kitabım bu hayalin ürünüdür. Yaklaşık beş yılda yazdığım ilk kitabıma kıyasla “Kurmaca Çalar Saat” adlı ikinci kitabımı annemi kaybetmenin acısıyla iki yılda yazdım. Bu nedenle ikinci kitabımı anneme ve özlenen tüm annelere ithaf ettim. Kitaplarımdaki bazı öyküler hayatımdan izler taşır.