Evrensel Gazetesi
banner
evrensel.net
Evrensel Gazetesi
@evrensel.net
7 Haziran 1995'ten beri emeğin sesi, gerçeğin habercisi
#EvrenselSeninleGüçlü...
Oku okut, e-gazeteye abone ol!
https://abone.evrensel.net/
Pinned
Evrensel30Yaşında

🗞️Sesimizi emekçilerden, gücümüzü okurlarımızdan alıyoruz. Yasaklara, cezalara rağmen susmayan Evrensel, 30 yıldır emeğin, özgürlüğün ve adaletin sesini duyuruyor

Haydi, “Emeğin Sesine Kulak Ver!”, gerçeğin habercisini güçlendir

🎂Birlikte nice 30 yıllara!
Dev kokain operasyonu Meclis’te tartışıldı: İYİP’li Yüksel Selçuk Türkoğlu: “Arkasında hangi patronlar, hangi siyasiler var?” https://www.evrensel...
Dev kokain operasyonu Meclis’te tartışıldı: “Arkasında hangi siyasiler var?”
Yazıyı Küçült (-) Yazıyı Büyüt (+) Kanarya Adaları açıklarında 10 ton kokainle yakalanan Türk şirkete ait gemi, TBMM Genel Kurulu’nda sert tartışmalara yol açtı. Uyuşturucuyla mücadelede “asıl faillerin” ortaya çıkarılmadığını vurgulayan muhalefet milletvekilleri, geminin arkasındaki ekonomik ve siyasi bağlantıların araştırılmasını istedi. Türkiye Büyük Millet Meclisi Genel Kurulu’nda “uyuşturucu bağımlılığı” konulu Meclis Araştırma Önergesi görüşülürken, önerge AKP ve MHP milletvekillerinin oylarıyla reddedildi. Görüşmeler sırasında muhalefet, uluslararası uyuşturucu trafiğine dair ciddi iddiaları gündeme taşıdı. “Kullanıcıyı kelepçelemekle çözülmez” İYİP Bursa Milletvekili Yüksel Selçuk Türkoğlu, uyuşturucu sorununun bir “beka meselesi” haline geldiğini belirterek, mücadelenin yalnızca kullanıcılar üzerinden yürütülmesini eleştirdi. Türkoğlu, “Bu ülkenin çocuklarını zehirleyenler sanatçılar mı? Kullanıcıyı kelepçeleyerek uyuşturucunun kökü kazınmaz” dedi. “Hangi patronlar, hangi siyasiler var?” 10 ton kokainle yakalanan geminin Türk şirketine ait olduğuna dikkat çeken Türkoğlu, “Her gün ekranlarda küçük isimler var ama baronlar yok. Bu gemi kimin? Arkasında hangi patronlar ve onlarla ilişkili hangi siyasiler var?” diye sordu. “Küçük balıkları gördük, büyük balıklar nerede?” ifadelerini kullandı. Yasa dışı bahis vurgusu CHP İstanbul Milletvekili Ali Gökçe ise uyuşturucu ticaretinin finansmanına dikkat çekti. Gökçe, Türkiye’de yasa dışı bahis pazarının 50 milyar doların üzerinde olduğunu belirterek, “Bu para üretime ya da sanayiye gitmiyor; suç şebekelerine aktarılıyor” dedi.
www.evrensel.net
January 16, 2026 at 8:54 AM
Suriye'nin güneyindeki işgalini sürdüren İsrail ordusu, 250 keçilik sürüyü çalıp kamyonlarla Batı Şeria'daki işgalci İsraillilerin çiftliklerine taşıdı https://www.evrensel...
İsrail askerleri Suriyelilerin 250 keçilik sürüsünü çaldı
Yazıyı Küçült (-) Yazıyı Büyüt (+) Suriye'nin güneyindeki işgalini sürdüren İsrail ordusu, Suriyelilerin 250 keçilik sürüsünü çalarak işgal ettiği bir diğer bölge olan Batı Şeria'daki 'yerleşimci' çiftliklerine götürdü. Hırsızlığı İsrail'in Kanal 7 televizyonu duyurdu. Haberde, olayın yaklaşık iki hafta önce yaşandığı belirtildi ancak sürünün Suriye'nin hangi bölgesinden çalındığına dair bilgi verilmedi. İsrail askerlerinin sürüyü çalmak için nakliye kamyonları çağırdığı aktarıldı. Sürünün 'yerleşimci' olarak anılan işgalci İsraillilerin Batı Şeria'daki çiftliklerine götürüldüğü kaydedildi. İsrailli bir çiftçinin, sabahın erken saatlerinde ana yolda yürüyen keçileri fark ederek durumu yetkililere bildirdiği aktarılan haberde, askeri polisin olayla ilgili soruşturma başlattığı ifade edildi. Askerlerin takım komutanının görevden alındığı, bölük komutanına liderlik uyarısı verildiği ve takımın faaliyetlerinin bir süreliğine askıya alındığı ileri sürüldü. Öte yandan Şam'da yönetimi elinde bulunduran HTŞ yönetiminden konuyla ilgili açıklama gelmedi. İsrailli işgalciler, uzun yıllardır Filistinlilerin de topraklarının ve evlerinin yanı sıra zeytinlerini ve hayvanlarını çalıyor; önemli bir geçim kaynağı olan zeytin ağaçlarını söküyor.
www.evrensel.net
January 16, 2026 at 8:39 AM
Meclis’teki çocuk istismarı davasında ilk duruşma https://www.evrensel...
Meclis’teki çocuk istismarı davasında ilk duruşma
TBMM lokantasında stajyer öğrencilere yönelik cinsel taciz iddiasıyla açılan davanın ilk duruşması, Ankara 57. Asliye Ceza Mahkemesi’nde görüldü. Duruşma öncesinde ve sırasında adliye çevresinde yoğun güvenlik önlemleri alındı. Kadın örgütleri ve çok sayıda basın mensubunun duruşma salonuna alınmaması tepki çekti. Kadın hakları savunucuları, duruşma öncesinde adliye önünde basın açıklaması yapmak istedi. Ancak adliye koridoru çevik kuvvet ekipleri tarafından kapatıldı. Kadın örgütlerine engel Cumhuriyet’in aktardığına göre, yalnızca taraflar, avukatlar, mağdur yakınları, milletvekilleri ve bazı gazeteciler koridora alınabildi. CHP milletvekilleri Asu Kaya, Sibel Suiçmez ve Aysu Bankoğlu duruşmayı takip etti. Kadın örgütlerinin koridora alınmamasına milletvekilleri ve mağdur avukatları itiraz etti. Basın salona alınmadı Mahkeme hakimi kapının açık bırakılacağını belirtmesine rağmen, basın mensuplarının duruşma salonuna girmesine izin verilmedi. Gazetecilerin dışarıda bırakılması, davanın şeffaflığına yönelik eleştirilere neden oldu. Meclis lokantasında yaşanan çocuklara yönelik cinsel istismar iddialarının yaklaşık 7 yıl önce gündeme geldiği, ancak uzun süre yargı sürecinin ilerlemediği biliniyor.
www.evrensel.net
January 16, 2026 at 8:30 AM
Süper Kupa’ya ağır fatura: Galatasaray ve Fenerbahçe’ye Süper Kupa cezası https://www.evrensel...
Süper Kupa’ya ağır fatura: Galatasaray ve Fenerbahçe’ye Süper Kupa cezası
Yazıyı Küçült (-) Yazıyı Büyüt (+) Türkiye Futbol Federasyonu (TFF) Profesyonel Futbol Disiplin Kurulu (PFDK), 10 Ocak 2026 tarihinde oynanan Galatasaray–Fenerbahçe Süper Kupa karşılaşmasında yaşanan olaylar nedeniyle iki kulübe para cezası verdi. TFF’nin internet sitesinde yer alan açıklamaya göre Galatasaray, taraftarlarının neden olduğu saha olayları sebebiyle 220 bin TL, kupa seremonisine katılmaması nedeniyle ise 1 milyon 100 bin TL olmak üzere toplam 1 milyon 320 bin TL para cezasına çarptırıldı. Fenerbahçe’ye ise taraftarlarının neden olduğu saha olayları nedeniyle 330 bin TL para cezası verildi. Her iki kulüp hakkında da “çirkin ve kötü tezahürat” gerekçesiyle yapılan sevklerde, disiplin ihlalinin unsurlarının oluşmadığı gerekçesiyle ceza tayinine yer olmadığına karar verildi. PFDK’nin 15 Ocak 2026 tarihli ve 45 sayılı toplantısında alınan kararlarda, ayrıca 1. Lig, TFF 2. Lig ve TFF 3. Lig’deki birçok kulüp, futbolcu ve teknik adam hakkında saha olayları, sportmenliğe aykırı hareketler, hakemlere yönelik davranışlar ve talimatlara aykırılıklar nedeniyle para cezaları, men cezaları ve seyircisiz oynama yaptırımları uygulandı.
www.evrensel.net
January 16, 2026 at 8:21 AM
SES Yılın Kadınları Ödülleri sahiplerini buldu: “2025, itiraz eden kadınların yılı” https://www.evrensel...
SES Yılın Kadınları Ödülleri sahiplerini buldu: “2025, itiraz eden kadınların yılı”
Yazıyı Küçült (-) Yazıyı Büyüt (+) SES Eşitlik ve Dayanışma Derneği tarafından bu yıl beşincisi düzenlenen SES Yılın Kadınları Ödülleri, Pera Müzesi’nde gerçekleştirilen törenle sahiplerini buldu. Sunuculuğunu Ayşen Şahin’in yaptığı tören, savaşların ve baskı rejimlerinin gölgesinde geçen bir dünyada dayanışma ve itiraz vurgusuyla açıldı. Açılış konuşmasını yapan SES Eşitlik ve Dayanışma Derneği Kurucu Başkanı Gülseren Onanç, bu yılın temasının “politikanın krizi ve gençlerin itirazı” olarak belirlendiğini ifade etti. Onanç, Gazze’de süren katliama karşı üniversitelerde, öğrenciler arasında ve kadınlar tarafından yükselen itiraz seslerine dikkat çekerek, “2025, itiraz eden kadınların yılı oldu” dedi. Direnişin, dayanışmanın, umudun ve ısrarın temsilcisi olan kadınların bu yıl ödüllerle selamlandığını vurguladı. Törende 13 kadın ve kuruma ödül verildi. Müzik dinletisiyle sahne alan Feryal Öney, Diler Özer ve Selda Öztürk, Farsça bir şarkıyla açılış yaptı. Sanatçılar, İran’da, Suriye’de ve Rojava’da direnen kadınların sesini duyurmak için sahnede olduklarını belirtti. İranlı kadınlara sınır tanımayan dayanışma vurgusu İranlı bir kadına verilen ödül, törenin öne çıkan anlarından biri oldu. Ödülü alan kadın, bu ödülün dayanışmanın “sınırları olmadığını” gösterdiğini söyledi. Konuşmada, Ayda isimli bir kadının Devrim Muhafızlarıyla karşılaşmasında kaçmak yerine “Beni vurun, kaybedecek hiçbir şeyim kalmadı” sözleriyle direniş göstermesinin, İran’daki kadınların gerçekliğini ortaya koyduğu ifade edildi. Afganistanlı kadınların sesi sahneye taşındı Femena Afganistan Kadın Derneği’ne verilen ödülde, Taliban’ın bugüne kadar kadınların yaşamını kısıtlayan 135 ferman çıkardığı hatırlatıldı. “Bu rejim çalışmamızı, öğrenmemizi, hatta daha iyi bir gelecek hayal etmemizi engelliyor” denilen konuşmada, sessizliğin normalleşmesine karşı kadınların sesini yükseltmesi gerektiği vurgulandı. Ödülü alan Afganistanlı kadın, Taliban yasakları nedeniyle kadınların şiir okumasının ve şarkı söylemesinin yasaklandığını belirterek sahnede “Ayna bile unutacak yüzünü” şiirini okudu. Öğrenci hareketine ödül: 'Bu düzenden alacağımız yeni bir hayat var' Törende, 19 Mart Öğrenci Hareketi adına Derin Doğa Kuş, İrem Saygın, Selinay Uzuntel, Bilgekağan Şarbat ve Ömer Faruk Aslan’a da ödül verildi. Selinay Uzuntel, Latin Amerika’dan Orta Doğu’ya emperyalizme ve yerli işbirlikçilerine karşı direnen halkları selamlayarak sözlerine başladı. “Bu düzenden alacağımız yeni bir hayat var demiştik, bu değişmedi” diyen Uzuntel, eşit, özgür ve demokratik bir ülke mücadelesinin süreceğini vurguladı. Diğer öğrenciler de mücadelenin kampüslerden liselere kadar yayıldığını, sorunlar arttıkça gençlik mücadelesinin büyüdüğünü ifade etti. Çevreden eğitime, adaletten gençliğe mücadele ödülleri Törende Önce Çocuklar ve Kadınlar Derneği’ne de ödül verildi. Gökçeyazı Türkmen Dağı Çevre Koruma ve Dayanışma Derneği adına yapılan konuşmada, kadınların “toprakların efendisi” olmak istediği belirtilerek, metalik madenciliğin ve uygun olmayan sanayi yatırımlarının doğayı yok ettiğine dikkat çekildi. Bir gram altın için binlerce litre su harcandığı, bir madenin yüz binlerce nüfuslu bir kentin yıllık su tüketimine denk miktarda suyu tükettiği hatırlatılarak, “Madenciler geçici, biz kalıcıyız” denildi. Özel Sektör Öğretmenleri Sendikası’na verilen ödülde, güvencesizliğin eğitim emekçilerinin en büyük sorunlarından biri olduğu vurgulandı. “İnsanca çalışmak istiyoruz, patronlardan arınmak istiyoruz” denilen konuşmada, toplumsal cinsiyet eşitliğinin benimsendiği ve meslek onurunun savunulduğu ifade edildi. İstanbul Toplumsal Cinsiyet Müzesi ile Hrant Dink Vakfı da ödül alan kurumlar arasında yer aldı. Hrant Dink Vakfı adına yapılan konuşmada, “Hrant’ın anısı omuzlarımızda yükselecek” denilirken, Rakel Dink kadınlar olmasaydı dünyanın nasıl bir yer olacağının sorgulanması gerektiğini vurguladı. Aile Dayanışma Ağı adına ödülü alan Dilek İmamoğlu, hukukun ve adaletin hedef alındığını belirterek, özellikle tutuklu kadınlar adına ödülü kabul ettiğini söyledi. “Bu adaletsizlik sadece bana ya da aileme değil, 86 milyonun iradesine yapılmıştır” diyen İmamoğlu, yargı eliyle dizayn edilen siyasete karşı mücadele etmeye devam edeceğini ifade etti. Tören, salonun sanatçılara eşlik ederek “Burçak Tarlası” şarkısını hep birlikte söylemesiyle sona erdi. Ödül alan isimler ve kurumlar şu şekilde: İran’da baskıcı rejime karşı direnen kadınlar adına: Parastoo Ahmadi, Nina Golestani ve Narges Mohammadi Filistin’deki kadın gazeteciler adına: Bisan Owda, Maha Hussaini, Mariam Barghouti Global Sumud Flotilla adına: Greta Thunberg ve Yasemin Acar Saraçhane Öğrenci Hareketi Tutuklu Belediye Mensuplarının Aile Dayanışma Ağı (ADA) Afganistan’da direnen kadınlar adına: FEMENA Feminist yazar ve aktivist: Berrin Sönmez Önce Çocuklar ve Kadınlar Derneği Hrant Dink Vakfı kadınları: Rakel Dink, Delal Dink, Nayat Karaköse ve Zeynep Taşkın İstanbul Toplumsal Cinsiyet Müzesi Gola Derneği (Rize – Türkiye) Gökçeyazı Türkmen Dağı Çevre Koruma ve Dayanışma Derneği (Balıkesir) Özel Sektör Öğretmenleri Sendikası
www.evrensel.net
January 16, 2026 at 8:12 AM
“İki Laborantın Yorgun Saatleri” Berlin’de prömiyer yapacak https://www.evrensel...
“İki Laborantın Yorgun Saatleri” Berlin’de prömiyer yapacak
Yazıyı Küçült (-) Yazıyı Büyüt (+) Yönetmen, senarist ve yapımcı Burak Çevik, yeni kısa filmi “İki Laborantın Yorgun Saatleri” ile dördüncü kez Berlin Film Festivali (Berlinale) programına seçildi. Film, dünya prömiyerini 12–22 Şubat tarihleri arasında düzenlenecek 76. Berlin Film Festivalinin yenilikçi yapımlara odaklanan Forum Expanded bölümünde gerçekleştirecek. Daha önce “Tuzdan Kaide” (2018), “Aidiyet” (2019) ve “Unutma Biçimleri” (2023) filmleriyle Berlinale’de yer alan Çevik, böylece Türkiye’den festival programına dördüncü kez seçilen yönetmenlerden biri olarak önemli bir başarıya imza attı. Gece yarısı, bilim ve sezgi Nalan Kuruçim, Bahar Çevik ve Didar Püren Erbek’in rol aldığı film, gece yarısının sessizliğinde bir laboratuvarda bilinmeyen bir maddeyi inceleyen iki kadın çalışana odaklanıyor. Mekanik seslerin ve bilimsel prosedürlerin yön verdiği rutin, içlerinden birinin Türk kahvesi yapmasıyla farklı bir boyut kazanıyor. Kahve falıyla birlikte rasyonel sorgulama, yerini sezgisel bir algıya bırakıyor; film, hakikate ulaşmanın alternatif yollarını düşünmeye davet ediyor. Görüntü yönetmenliğini, “Aftersun” filmiyle tanınan Gregory Oke üstlenirken; müzikler Berlin merkezli besteci Zeynep Toraman imzası taşıyor. Sanat yönetmenliğini Dilşad Aladağ, renk düzenlemesini ise Nadia Khairat Gómez yaptı. Burak Çevik kimdir? İstanbul Bilgi Üniversitesi Sinema-Televizyon mezunu olan Burak Çevik, 2017’de Fol Films’i kurdu. İlk uzun metrajı “Tuzdan Kaide”, Berlinale’de prömiyer yaptı. Ardından gelen “Aidiyet”, MoMA ve Lincoln Center’da gösterildi ve MUBI kataloğuna girdi. “Unutma Biçimleri” ise MoMA Doc Fortnight ve Cinema du Reel seçkilerinde yer aldı. Çevik, aynı zamanda “İki Şafak Arasında”, “Tereddüt Çizgisi” ve “Sermon to the Void” gibi uluslararası başarı kazanan filmlerin yapımcılığını üstlendi. Yönetmenin son filmi “İki Laborantın Yorgun Saatleri”, dünya prömiyerini 76. Berlinale’de yapacak.
www.evrensel.net
January 16, 2026 at 7:58 AM
Sinema TV Sendikası’ndan çağrı: Dayanışma gecesi AKM’de https://www.evrensel...
Sinema TV Sendikası’ndan çağrı: Dayanışma gecesi AKM’de - Evrensel
www.evrensel.net
January 16, 2026 at 7:30 AM
HKS 1. Dairesi, bilişim suçlarına ilişkin davaların ihtisas şartı aranmaksızın tüm asliye ceza mahkemelerinde görülmesine karar verdi https://www.evrensel...
Bilişim suçlarıyla ilgili karar: İhtisas şartı kaldırıldı - Evrensel
www.evrensel.net
January 16, 2026 at 7:21 AM
İBB operasyonunda tutuklanıp tahliye edilen İlbak Holding Başkanı Murat İlbak’ın, serbest bırakılmasından iki ay sonra İstanbul Valiliği ve MEB ile 8 okul için “hayırsever” protokolü… https://www.evrensel...
İBB soruşturmasından tahliye edildi: ‘Rüşvetçi’ dedikleri hayırsever oldu
Yazıyı Küçült (-) Yazıyı Büyüt (+) İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ne (İBB) yönelik operasyon kapsamında gözaltına alınıp tutuklanan, ardından tahliye edilen İlbak Holding Yönetim Kurulu Başkanı Murat İlbak’ın, serbest bırakılmasının ardından İstanbul Valiliği ve Milli Eğitim Bakanlığı (MEB) ile “hayırsever” sıfatıyla okul yapım protokolü imzaladığı ortaya çıktı. İBB soruşturması kapsamında 23 Mart’ta tutuklanan ve 2 Haziran’da tahliye edilen CNBC-e’nin sahibi, İlbak Holding Yönetim Kurulu Başkanı Murat İlbak, kamuoyunda tartışmalara yol açan süreçte aylık tutukluluk incelemelerinde verdiği ifadelerle gündeme gelmişti. İlbak, ifadesinde AKP döneminde de İBB’den ihale aldıklarını söylemişti. İddianamede yok, protokolde var İBB iddianamesinin kabul edilmesiyle açılan davada “şüpheli” olarak yer almayan ve dosyadan çıkarıldığı görülen Murat İlbak’ın, tahliye edilmesinden yaklaşık iki ay sonra kamu kurumlarıyla protokol imzaladığı belirlendi. Murat İlbak ile Mustafa İlbak, 11 Ağustos 2025’te İstanbul Valiliği ve MEB ile “İstanbul İlinde 240 Derslikli Toplamda 8 Adet Okul Yapım Protokolü”ne imza attı. BirGün’ün ulaştığı protokole göre, İlbak Holding iştiraklerinden Fokus Proje ve Gayrimenkul Yatırımları A.Ş. tarafından İstanbul’un Arnavutköy, Bağcılar, Başakşehir, Esenler, Sultanbeyli, Sultangazi ve Ümraniye ilçelerinde toplam 240 derslikten oluşan 8 okul inşa edilerek MEB’e bağışlanacak. Okulların adını da holding belirleyecek Protokolde dikkat çeken bir diğer madde ise yapılacak okullara verilecek isimlerin İlbak Holding tarafından belirlenmesi ve bu isimlerin hiçbir şekilde değiştirilememesi oldu. Protokolde Murat İlbak ve Mustafa İlbak’ın yanı sıra İl Milli Eğitim Müdür Vekili Özcan Türkoğlu, İstanbul Vali Yardımcısı Mustafa Kaya ve İstanbul Valisi Davut Gül’ün imzaları yer aldı. Gazeteci Barış Terkoğlu, daha önce yaptığı değerlendirmede, “Yaklaşık 4 bin sayfalık İBB iddianamesinde İlbaklar’ın adı bin 87 kez geçiyor. Milyonlarca lira rüşvet topladıkları iddia ediliyor ama sanık bile değiller” sözleriyle duruma dikkat çekmişti. Etkin pişmanlık iddiaları Tahliye sürecinin ardından iktidara yakın medyada Murat İlbak’ın etkin pişmanlıktan yararlandığı ve savcılıkta itirafçı olduğu ileri sürülmüştü. Ancak gazeteci Furkan Karabay’ın Medyascope’ta yayımlanan haberinde, İlbak’ın etkin pişmanlık kapsamında ifade vermediği belirtildi. Dün hedefteydi, bugün protokol ortağı Murat İlbak, tutuklu bulunduğu dönemde iktidara yakın medya organlarında sert biçimde hedef alınmış; İBB ihaleleri, rüşvet iddiaları ve çeşitli ifadeler üzerinden kamuoyuna suçlayıcı yayınlar yapılmıştı. Aynı İlbak Holding’in bugün “hayırsever” sıfatıyla kamu kurumlarıyla protokol imzalaması, yargı süreci ile siyasi ve idari ilişkiler arasındaki çelişkiyi yeniden gündeme taşıdı (birgun.net)
www.evrensel.net
January 16, 2026 at 7:15 AM
Aydın’ın Sultanhisar ilçesinde fabrika işçilerini taşıyan minibüsün devrilmesi sonucu sürücü ve 15 işçi yaralandı https://www.evrensel...
Aydın’da işçi servisi kazası: Sürücü ve 15 işçi yaralandı - Evrensel
www.evrensel.net
January 16, 2026 at 6:40 AM
Kaybedilmiş geleceğin geçmişten gelen melodisi: Sovietwave Kavel Alpaslan'ın röportajı https://www.evrensel...
Kaybedilmiş geleceğin geçmişten gelen melodisi: Sovietwave
Yazıyı Küçült (-) Yazıyı Büyüt (+) Yaşadığımız çağda toplumsal hayal gücü ister istemez daha iyi bir gelecekten ziyade dünyanın sonuna odaklanıyor. Nükleer bir savaş? İklim krizinin getireceği felaketler? Emperyalist paylaşım savaşları sonrasında ülkelerini terk etmek zorunda kalan milyonlar? Uğruna emek vermeye değer bir gelecek idealinin yokluğu içerisinde sürükleniyoruz. Kolektif hayal gücü iflas etmiş durumda. Kapitalizmin ışıltılı vitrinlerle, reklam panolarıyla, neon ışıklarla örtmeye çalıştığı gerçek ‘ufuksuzlukla’ karşımıza çıkıyor. Bunu da en iyi gençlik görüyor: Sermaye düzeninin her ilişkiyi metalaştırdığı, geleceğin belirsizlikten ibaret olduğu bu çağda kendilerine umutsuzluktan kurtulabilecekleri bir ufuk arıyorlar. İşte bu ruh hali, Sovietwave denen tuhaf ve dokunaklı bir müzik türünü doğurdu. Özellikle eski sosyalist ülkeler başta olmak üzere tüm dünyada gençler arasında popülerlik kazanan Sovietwave, yaşları itibarıyla bizzat deneyimleyemedikleri bir döneme özlemi anlatıyor. İlk başta kulağa ‘bireyci bir nostalji’ gibi geliyor. Fakat erken izlenimlerimizi ters yüz ettiğimiz takdirde karşımıza başka bir hikaye çıkıyor: Kapitalizmin dayattığı ‘gri’ ve ‘depresif’ burjuva bireyciliğinin çıkmazına isyan eden, asla gerçekleşmemiş bir sosyalist gelecek tasavvuruna duyulan hasret. Bugünün karanlığından çıkan kolektif ufuk özlemleri neredeyse mekanik bir refleksle geçmişin seslerinde yankı buluyor. Sovietwave Plakçılığın başındaki Sanatçı Alexander Kolupaev bize ayrıntıları anlatıyor... İnternetin doğurduğu bir paradoks Öncelikle bu müzik türünün kendisinden başlayabiliriz. Sovietwave’in müzikal arka planını, köklerini ve temel özelliklerini nasıl tarif edersiniz? Sovietwave, internette doğmuş nadir bir müzik türü örneğidir. Sadece ‘eski müzik’ değil, daha ziyade kurgusal bir nostaljidir: çoğu dinleyici SSCB’de hiç yaşamamıştır, ancak atmosferin hasretini çekerler. Burada bir paradoks söz konusudur: nostaljik hislerimiz hiç gelmemiş bir geleceğe ait. Sovietwave, ütopyanın sesini yeniden yaratır; 1970’ler ve ’80’lerde hayal edilen aynı ‘parlak çağı’. Türün temel özellikleri: ‘Sıcak’ analog dokuya sahip sentezleyiciler, makine veya metronomu anımsatan ritimler, arşiv kayıtlarından (radyo yayınları, spiker konuşmaları, fabrika gürültüleri) sesler, boş salonların veya uzun koridorların akustiğini taklit eden bir işitsel mekan. Kolektif hayal gücünün portresi Sovietwave’in bugünkü popülerliğinin arkasında sizce ne yatıyor? Bu, şimdiki zamanımıza yönelik bir eleştiri biçimi mi, yoksa daha çok kayıp bir geleceğe duyulan özlem mi? Başarısı iki temel sütun üzerine kuruludur: “Yeni olan, iyice unutulmuş eskidir.” Bu tür, dünyanın neredeyse hiç görme şansı bulamadığı estetiği yeniden yorumluyor. 1980’lerde Batı, Sovyet sanatçılarıyla (örneğin Kino ve Zvuki Mu) kısa süreliğine karşılaştı. Ancak SSCB’nin çöküşünden sonra ilgi azaldı. ‘Demir Perde’nin ardında eşsiz bir müzik tarzı gelişti: Müzisyenlerimiz The Cure ve Joy Division’dan ilham aldılar, ancak bilgi eksikliği nedeniyle kendi özgün tarzlarını yarattılar - daha sade, ancak dokunaklı. SSCB’nin kapalı dünyasının sırrı çoğu kişi için bir gizem olarak kaldı. Sovietwave, bu gizeme ses yoluyla ‘dokunmamızı’ sağlıyor: Gerçekliği kopyalamıyor, ancak dönemin hayali bir portresini çiziyor - onu görmek istediğimiz gibi. Sovyetlerin son günü: Seçilmemiş bir kaderin trajedisi Sovyet mirasını siz nasıl tanımlarsınız? Ve bu miras içinde ana ilham kaynağınız nereden geliyor? Benim için ana ilham kaynağım, ayrıntılarında korunmuş olan SSCB’nin maddi kültürüdür: Panel evlerin yıpranmış cepheleri; Yapıldıkları günden beri yenilenmemiş daireler (gıcırtılı zeminler, eski dolaplar, sararmış duvar kağıtları); Günlük hayatın içinden çıkıp eserlere dönüşmüş nesneler: Radyolar, lambalar, halılar; kokular - toz, tahta, eski kağıt. Bu görüntüler müziğe dönüşüyor: örneğin, beton bir giriş yolundaki ayak seslerinin ritmi bir beatin temeli olabilir ve gıcırtılı bir kapı bir ses efekti haline gelebilir. Sovietwave sadece işitsel bir deneyim değil, aynı zamanda dokunsal bir zaman algısıdır. Parçası olduğunuz Artek Elektronika (Артек Электроника) grubunun 2015 yılında yayımlanan ilk albümünü ele alalım: Sovyetler Birliği’nin Son Günü (Последний день в СССР). Bu başlığın arkasındaki hikaye nedir? O gün sizin için neyi simgeliyor ve albüm ne anlatıyor? Albümün ve aynı adı taşıyan kilit parçanın hikayesi, yüz milyonlarca insanın kaderini belirleyen, seçmedikleri bir kaderin trajedisinde yatıyor. SSCB’nin çöküşünden sonra doğduğum için, o tarihi anın sonuçlarını ancak dolaylı olarak değerlendirebiliyorum. ‘Korunamayanı koruyoruz’ Bu tür aynı zamanda gücünü brutal yapılar, modernist tasarımlar ve Sovyet mimarisinden alan sağlam bir görsel estetikle bağlantılı. Bu görsel dünya sizin ve müziğiniz için ne ifade ediyor? Bana göre bu tür, birçok kişinin ‘çirkin’ veya ‘demode" gördüğü şeyleri korumanın bir yoludur. Panel evler[2], beton yapılar, hatta tipik avlular... bunlar ‘çöp’ değil, tarihin birer parçalarıdır. Bütün bir dönemin hayallerini, tutkularını ve günlük yaşamını anlatırlar. Bugün, bu mekanlar yeni inşaatların altında kaybolurken, Sovietwave bir ses arşivi haline geliyor. Geçmişi idealize etmiyor, aksine ona çağdaş kültürde var olma hakkı veriyor. Müzik aracılığıyla, fiziksel olarak korunamayanı koruyoruz: Çoktan geçmiş bir dönemin hissini. 2Panel evler (veya halk arasındaki yaygın adıyla ‘panelkalar’), sosyalist modernizmin en kitlesel ve işlevsel konut projeleridir. Fabrikalarda seri üretilen betonarme panellerin hızla inşa edilmesiyle oluşan bu yapılar, kentleşen nüfusun hızlı bir şekilde barınma ihtiyacını çözmek için tasarlandı. II. Dünya Savaşı sonrasında yıkılan şehirlerin yeniden inşası sürecinde ortaya çıktı.
www.evrensel.net
January 16, 2026 at 6:38 AM
Akademide ücretler, güvencesizlik ve ihraç... Zam tartışmak yetmez ✉️ODTÜ’den bir araştırma görevlisi https://www.evrensel...
Zam tartışmak yetmez
Yazıyı Küçült (-) Yazıyı Büyüt (+) Bir devlet üniversitesinde araştırma görevlisi olarak çalışıyorum. Akademik emeğin de diğer emek biçimleri gibi enflasyonun yarattığı yıkımdan, ücret politikalarından azade olamayacağı açık. Bununla birlikte ücret meselesinin teknik değil doğrudan politik bir yönü olduğu gerçeğini yok saymak mümkün değil. Bugün bizlerin çalışma ve hayatta kalma koşullarının açıklanan zamlarla ilişkisi ise bu tartışmanın yalnızca bir boyutu. Meselenin özünü ıskalamadan yapılacak derli toplu bir durum tespiti için, üniversitelerde ücret rejimi, güvencesizlik ve tasfiyeler yoluyla kurulan; toplumu bütünüyle saran sömürü düzeninin varlığını kavramak elzemdir. KHK’ler ile üniversitelerden uzaklaştırılan Barış Akademisyenleri bildirinin 10. yılında tekrar hatırlanırken, aralarında araştırma görevlilerinin de olduğu yüzlerce akademisyen hâlâ işsiz ve mesleğinden koparılmış durumda. Akademide ücret tartışmasını tarihsel ve siyasal bağlamdan koparmak mümkün değildir. Bu tabloya vakıf üniversitelerinde sözleşmeli çalışan, performans baskısı altında ezilen ve bir dönem dahi iş güvencesi olmayan öğretim elemanlarının ve araştırma görevlilerinin eklenmesiyle, ‘ücret’ bir geçim meselesinin çok ötesinde, hem emeğin disiplininde iş gören bir araç hem de sessiz kalmanın bedelini hatırlatan yapısal bir unsur haline gelmektedir. Bu resme doğru bakmak önemlidir. Öyle ki, devlet üniversitelerinde çalışan bizler açısından görece güvenceli kadroların, siyasal iktidarın tercihleri doğrultusunda ne kadar kırılgan olduğu KHK süreciyle açıkça görülmektedir. Akademideki güvencenin hukuki değil de siyasi bir statü olduğunu gördüğümüz ölçüde ise, bu güvenceli olma halinin ne kadar koşullu olduğu net biçimde kavranabilmektedir. Akademiyi piyasa ve iktidarın ihtiyaçlarına koşut olarak şekillendiren hakim siyasal-iktisadi yönelimin parçası olan ücret meselesi, güvencesizlik ve tasfiyeleri bir arada değerlendirmenin zorunluluğu tam da burada açık hale gelmektedir. Ücretlerin baskılanmasıyla geçim derdi derinleşirken, güvencesiz çalışma koşulları süreklileşmiş bir belirsizlik hali üretmekte; sınırları zorlayanlar ihraç ve soruşturmalarla sınırın dışında bırakılmaktadır. Bu düzende “zam oranı” tartışmak elbette meşrudur; ancak yeterli değildir. Bu düzenin sınırlarını aşma iddiasındaki her tartışma akademideki sömürü ilişkilerini bütünlüklü biçimde sorgulamak mecburiyetindedir. Bu mektup herhangi bir temsil iddiasıyla kaleme alınmadı. Görece “iyi” sayılan bir konumdan söz almanın tedirginliğini taşıdığımı belirtmeliyim. Bunu yaparken, KHK’lerle sivil ölüme mahkum edilen akademisyenleri, vakıf üniversitelerinde ‘patron iradesinin’ belirleyiciliğinde akademik üretimlerine devam etme gayretindeki araştırma görevlilerini ve devlet üniversitelerinde 50/d statüsüyle akademi dışına itilenleri hatırlamak politik bir zorunluluktur. Bununla birlikte kendi konumumun sağladığı sınırlı güvenliğin de bu bütünün bir parçası olduğunu biliyorum. Akademide insanca yaşam koşullarını hedefleyen birleşik bir mücadele ve gerçek bir karşı-politikanın inşası, akademik emeği parçalayan bu sömürü düzeninin dışladıklarıyla ortaklaşmadan mümkün değildir. ODTÜ’den bir araştırma görevlisi
www.evrensel.net
January 16, 2026 at 6:34 AM
Mehmet Oral: Hayatın kenarındakileri yazıyorum Şahin Kelleci'nin röportajı https://www.evrensel...
Hayatın kenarındakileri yazıyorum
Yazıyı Küçült (-) Yazıyı Büyüt (+) Urfa Suruç doğumlu Öykücü ve Resim Öğretmeni Mehmet Oral, şiirle başlayan yazı yolculuğuna bugün öykü kitapları ile devam ediyor. ‘Çerçevelenmeyen Kareler’ ve ‘Kurmaca Çalar Saat’ öykü kitapları okurla buluşan Oral, edebiyatı hem bir direnç alanı hem de duyarlılık çağrısı olarak görüyor. Gerçek olaylardan beslenen karakterleri, toplumsal meselelerle örülü kurguları ile güçlü bir atmosfer yaratan yazarla, yazma serüvenini ve öykü anlayışını konuştuk. Bir öyküyü yazmaya nasıl karar veriyorsunuz? Sizin için önemli olan nedir? Öyle bir memlekette yaşıyoruz ki her yanından öyküler fışkırıyor. Kadın ve çocuk ölümleri, iş kazalarındaki ihmaller, işsizlik, adaletsizlik, liyakatsizlik, dalkavukluk… Yani öyküleştirilecek fazlasıyla malzeme var. Öykülerimi kurgulasam da gerçeklerden bağımsız değiller. Karar vermekten çok bende etki uyandıran bir durum ya da olay kendini yazdırıyor. Buna bazen bir bakış, bir cümle, bir fotoğraf, bir haber, bir tiyatro oyunu, bir film neden olabiliyor. Öykülerimde insan haklarından hayvan haklarına kadar hayata dair birçok şeyi bulabilirsiniz. Aşkı konu edinen öykülerimde bile sınıfsal yalnızlıklar vardır. Öykü karakterlerinizi nasıl seçiyorsunuz? Genellikle hangi sınıftan oluyor? Öykülerimde ideal karakterler yer almıyor. Günlük hayatta karşılaşabileceğiniz insanları gözlemleyip öykülerime katıyorum. Öykü yazarken kendimi öykü karakterlerinin yerine koyuyorum. Onlar gibi düşünüp onlar gibi hissediyorum. Yani yaşanılanlara onların penceresinden bakıyorum. Karakterlerin mizacı, davranışları, söyledikleri arasında tutarlılık olmalı. İnsanların kayıtsız kaldığı, yanından geçerken bakıp geçtiği ama görmediği, kendine ve çevresine yabancı, ötekileştirilmiş, yaftalanmış, örselenmiş, yoksul, hasta, yalnız, travmalı insanları öykülerimde görebilirsiniz. ‘Hayatın içinden kesitler sunarak yazıyorum’ Yazmaktaki amacınız nedir? Neden öyküyü seçtiniz? Temelde yalnızlık duygusu bana yazdırıyor diyebilirim. Ama bu yalnızlık, hayatı sorgulatan gönüllü bir yalnızlık. Farkındalıkları, duygudaşlıkları, tezatları, benzerlikleri içerdiğinden içinde bulunduğum dünyadan uzaklaşmamı sağlıyor. Sanatın insanı dönüştüren, direnç veren, duyarlı hale getiren, özgürleştiren güzel yanları var. Öte yandan ben de dahil her yazar ya da yazar adayının bilinç dışında bir yerde ölümsüzlük duygusunun yattığını biliyoruz. Yazma uğraşım şiirle başladı, denemeyle devam etti, öyküde karar kıldım. Süreç böyle ilerledi. Sanırım hayatın içinden kesitler sunmak yazmaya dair bir tatmin verdi ki bana, öyküler yazdım. Kim bilir, belki ileriki zamanlarda romana yönelirim. Sizce öykü nasıl olmalı? Nasıl tarif ediyorsunuz öyküyü? Çok şey söylenebilir. Öykü, duygu aktarımında iyiyse, özgünse, merak uyandırıyorsa, dili yalınsa, samimiyse, mantık hataları barındırmıyorsa, okuru dünyasına çekebiliyorsa, öykü okunduğunda etkisinde kalınıyorsa yani kısaca öykünün bir ruhu varsa okurda karşılık bulur. Kurmaca Çalar Saat kitabımdaki “Noksanlı Yıllar” adlı öykümün son cümlesi bu soruya yanıtım olsun: “Geride, yalnızca ama yalnızca öyküler kalırdı bizimle ve öyküler kalırdı bizden.” Etkilendiğiniz önemli öykücüler var mı? Olmaz mı? Yabancı yazarlardan Anton Çehov, O. Henry takma adıyla bilinen William Sydney Porter, Art arda gelişen olay öykücülüğüyle meşhur Guy de Maupasant, geçen yıl kaybettiğimiz Yazar Alice Munro, Stefan Zweig, Flanery O’Connor. Yerli yazarlardan ise Sait Faik Abasıyanık, Fakir Baykurt, Aziz Nesin, Haldun Taner, Gaye Boralıoğlu, Cemil Kavukçu, Mahir Ünsal Eriş, Melisa Kesmez’i sayabilirim. ‘Resim yapar gibi öykü yazmışsın’ Başka sanat alanında da çalışmalarınız var, neden öyküyü seçtiniz? Resim öğretmeniyim ve bu soruyla çok karşılaşıyorum. Neden resim yapmayı değil de öykü yazmayı seçtin, diye soruyorlar. Galiba plastik sanatlarda doyuma ulaştığıma inandım ya da edebiyat bana daha iyi geldi. Bununla alakalı yazar bir dostum bana şöyle demişti: “Öykülerini okurken şunu fark ettim. Resim yapar gibi öykü yazmışsın.” Bu açıdan düşünüldüğünde belki de görsel sanatlardan çok uzaklaşmış değilim. Kitap kapakların çok etkileyici. Bunları hazırlarken ne düşünüyorsunuz? İlk kitabım ‘Çerçevelenmeyen Kareler’in kapak görseli ve tasarımı bana ait. İkinci kitabım ‘Kurmaca Çalar Saat’in ise (illüstrasyon) görseli sevgili dostum Hakan Çapkan’a, kapak tasarım ve sayfa düzeni ise yine kıymetli dostum Mümtaz Çakar’a ait. İki kitap için de yanıtım aynı olacak. Kapak görseli ve tasarım, kitabın adını aldığı öykünün ruhunu taşımalı. Bir yazar olarak ‘Çerçevelenmeyen Kareler’ ve ‘Kurmaca Çalar Saat’ arasındaki en önemli fark ve en önemli ortak yanlar nelerdir? ‘Kurmaca Çalar Saat’, uzun soluklu beş öyküyü, ‘Çerçevelenmeyen Kareler’ ise biri hariç on üç kısa öyküyü kapsıyor. İki kitap arasındaki en belirgin fark, birbirinden bağımsız sorunlara değinmesi, duygu yoğunluğu ağır basan öykülerden oluşması ve her öykünün farklı kurgularla yazılmasıdır. ‘Kurmaca Çalar Saat’, ikinci kitap olması dolayısıyla ince elenip sık dokunmuştur, diyebilirim. Ortak yanları eleştirel, özgün, yalın, akıcı bir dille yazılması ve okuru öykü boyunca diri tutarak sıkmayan, merak uyandıran öykülerden oluşmasıdır. ‘O sergi işçi ve memurları sanatla buluşturdu’ Geçen yıl “Barajsız sendika, yasaksız grev, güvenceli iş” kampanyası için Adanalı sanatçılar da eserleriyle katkıda bulundular. Siz de tuval yerine işçi önlüklerinin kullanıldığı resim sergisine iki resimle katıldınız. Bu hazırlık ve sergi süreci size ne hissettirdi? Bununla bağlantılı olarak ‘resim’ yerine öykü istenseydi hangi öykülerinizi verirdiniz? “Çorbada benim de tuzum bulunsun” düşüncesiyle bu sergiye katılmıştım. İşçi ve memur emekçiler sanatla buluştu. Serginin özgünlüğü, özellikle işçi önlüklerini tuval yerine kullanma fikri yaratıcı bir fikirdi. Sergideki enstalasyon çalışmasına değinmeden geçemeyeceğim. Çok beğendiğimi belirteyim. İş kazalarının ihmale dayandığını ve aslında istense bu ihmallerin yaşanmayacağını net bir şekilde gözler önüne seriyordu. Resim yerine öykü istenseydi 2021 yılında Alarga edebiyat ve eleştiri dergisinde yayımlanmış “Karanlık ve Süt Kokusu” adlı bir öyküm vardı, o öykümle katılırdım. Öykü, inşaat işçisi bir babanın inşaatın onuncu katından düşüp ölmesi ve “Siyah lüks bir arabadan insanlığı yutmuş bir göbek indi” diye zihnime kazınmış cümlesiyle patronun olayı örtbas etme sahnesini ve işçi babanın kızı 22’nin yaşadıklarını anlatır. Kızın ismi 22 değildir ama sevgilisi 23 ile birbirlerine yaşlarıyla hitap ederler. Mehmet Oral kimdir? 1983’te Suruç’ta doğdum. Çukurova Üniversitesi Eğitim Fakültesi Resim Öğretmenliği Bölümünden mezun oldum. 2004-2005 yıllarında Zu sanat dergisinin editörlüğünü yaptım. Çeşitli basın-yayın ve internet mecralarında şiir, deneme ve öykülerim yayımlandı. Bazı öykülerim kitap seçkilerinde yer aldı. Lise yıllarında şiirle başladığım yazma sürecim, günlüğüme not ettiğim kısa cümlelerle, şiirlerle, deneme ve kısa öykülerle devam etti. Kırk yaşına gelmek, saçlarımın ağarması ve sonrasında nitelikli bir kitap yazmak gibi bir hayalim vardı. “Çerçevelenmeyen Kareler” adlı ilk kitabım bu hayalin ürünüdür. Yaklaşık beş yılda yazdığım ilk kitabıma kıyasla “Kurmaca Çalar Saat” adlı ikinci kitabımı annemi kaybetmenin acısıyla iki yılda yazdım. Bu nedenle ikinci kitabımı anneme ve özlenen tüm annelere ithaf ettim. Kitaplarımdaki bazı öyküler hayatımdan izler taşır.
www.evrensel.net
January 16, 2026 at 6:28 AM
YÖK veya MESEM: Kötülüğe rıza üretimi nasıl sağlanıyor? ✒️ Adnan Gümüş yazdı https://www.evrensel...
YÖK veya MESEM: Kötülüğe rıza üretimi nasıl sağlanıyor?
AKP’nin eğitim ve yükseköğretim ana politikası ve gündemi geldiğinden bugüne, ÖNDER-imam hatip mezunlarının baş yönlendirici olduğu okullar iki ana “kök ideolojik unsur” üzerine, biri dincileştirme/medreseleştirme/maarifleşleştirme, diğeri MESEM’lileştirme/çıraklaştırma/ocaklaştırma üzerine bina edilmiş bulunuyor. Dincileştirme kısmı AKP, çıraklaştırma/ocaklaştırma/ahileştirme işi AKP+MHP jargonuna uygun. Haftanın klasiği yine birkaç dinci zorlama: 1-YÖK üniversitelere yazı göndermiş, cuma saatlerinde faaliyete devam etmeyin diye. Bununla da sınırlı kalmamış, 2-Hızlandırılmış diploma vereceğiz. Dahası var, 3-Öğrenciyi küçük sanayiye/esnafa yamak vereceğiz, üstelik parasını da biz halkın, kamunun kaynağından ödeyeceğiz. İlkinde, dincileşmede/imam hatipleşmede çok şey yapıldı da ne kadar rıza üretilebildi, bilemiyorum, ama allem edip kallem edip her tür kurnazlıkla hızlanamayacak olanı hızlılaştırmada/kolay diploma dağıtımında ve MESEM’lileştirmede rıza üretimi sağlandı maalesef. Ortaöğretimde yapılan bu çıraklılaştırmanın aynısı şimdi yükseköğretimde yapılmaya çalışılıyor. Burada en önemli soru “kötülüğe rıza” üretiminin nasıl sağlandığıdır? Kötülüğe rıza nasıl sağlanıyor: Nema dağıtımı en önemli araç 1-Diploma neması/ çocuğa gence kolay diploma: Gerek MESEM’de gerekse yükseköğretim düzeyinde uzaktan açıktan zaten kolayca diploma ve sertifika dağıtımı ana rıza üretme araçlarından biri. Diploma dağıtmak çok kolay rıza üretiyor, açıktan uzaktan sanayiden diploma veremiyorsanız sahtesi de çok. En kolay rıza üretme biçimi boş beleş “konum/statü” dağıtmak, bunun en kolay yolu diploma dağıtmak. 2-Anne babaya 5-10 bin lira nema: Rıza üretmenin en kolay yollarını seçim dönemine girince yaşıyoruz. Bunun başında birkaç kilo pirinçten kömürden dahası nakit nemalar çok iş görüyor. Anne babaya aylık çocuğunun çalıştırılması karşılığı 5-10 bin TL haneye geçmiş oluyor, yoksul için bu çok değerli bir para. Böylece çocuk iyi yetişmiş yetişmemiş hiç önemli değil hem çocukta hem de ebeveyninde rıza üretilmiş oluyor. 3-Tek bir çırak başı taşerona eşrafa esnafa 20-30 bin TL aylık nema: Gerek MESEM’de gerekse şimdi yükseköğretim ayağında kamu kaynaklarını (en başta İşsizlik Fonunu) allem et kallem et binbir kurnazlıkla esnafa OSB’ye KOBİ’lere ayana eşrafa aktar, oh ne rahat. Tek bir çırak/MESM öğrencisi için normal işçinin 4/5 (4 gün çalıştırma) üzerinden hesaplandığında 25-30 bin lira işletme (ayan, eşraf, küçük burjuvazi, orta burjuvazi ağırlıklı) bundan aylık kazanç sağlıyor. Yılda 300 bin, 4 yılda 1.2 milyonu aşkın bedavadan kaynak transferi almış oluyor. İşin kurnazlığına bak. Bundan razı olmasın da neden razı olsun. Resmi çocuk işçiliğini, hem de parasını da devlete/kamuya ödeterek çalıştırıyorsun. Bir de üzerinde patronluk taslıyorsun. Buna rıza göstermeyip neye rıza göstereceksin. 4-Mesleki teknik/ MESEM hocalarına ek ders neması: Mesleki teknik liselerdeki öğretmenler, MESEM’lerdeki öğretmenler de büyük çoğunluğu ile bu işe razılar. Kimisi çok daha saf/iyi niyetle ‘Bu çocukların çıraklıktan başka şansı yok’ diyor. Bir kısmı ‘Meslekler böyle öğrenilir’ diyor, bir kısmı da geçim derdinde 5-10 saat ek ders ücreti alacak. Nasıl olsa fatura topluma ve çocuğun geleceğine çıkıyor, kendileri rahatlar. Yani öğretmenlerin de büyük kısmı bu işe razılar. 5-AKP, MHP, muhafazakara, dincilere, tarikatlara siyasi nema: Kurnazlıklar kurnazlık, tuzaklar tuzak doğuruyor. Eğitim, okul, bilim, üniversite, nitelikli olanları hem değersizleştiriliyor hem de sonra dönüp diploma değersiz diye nitelikli eğitime ve nitelikli bilimsel gelişime saldırı için bu bir mazeret haline getiriliyor. Bir taşla pek çok kuş, daha doğrusu tüm toplum yanıltılmış, avlanmış, bir kötülükten bir başka kötülüğe mazeret üretilmiş oluyor. Önce mevcudu, ne kadar doğru düzgün gelişim varsa onları bozmaya uğraş. En son örneği Boğaziçi. Sonra da bu bozduklarını mazeret gösterip yeni bozgunculuklara bunları ayak oluştur. Tarikatlar mutlu, dinciler mutlu, AKP MHP mutlu. İstediği gibi çocuklar ve gençler üzerinde at koşturma fırsatları yaratıyor. Tabii ki bu kötülüklere rıza gösteriyor, bunları kendine alan ayaratıyor. Yani iyileri boz veya yapılabilecek güzel nitelikli eğitimi bilimi sanatı engelle, yapma, sonra da bunları mazeret gösterip kolay oy devşirmeye, kolay adam devşirmeye alan aç. İktidarlar, belki de akıllı bir toplum zaten istemiyor olabilir. Daha pek çok safsata, rıza üretme biçimi var da bugün bu daha yaygın olanların altını çizmekle toparlayalım. YÖK’ün niyetine dair birkaç şey daha söyleyelim. YÖK’ten itiraf: Binde 1’deyiz, binde 999’u başarısız: Öğrencilerin ve bilimin örselenmesi YÖK’ün yaptıklarına insan ne diyeceğini şaşırıyor. YÖK başkanı, 21 üniversite bünyesindeki 22 OSB-MYO’da toplam 119 programda eğitim gören 7 bin 327 öğrencinin kamu kaynakları aktarılarak çıraklığa yönlendirildiğini, bunda çok başarılı sonuçlar aldıklarını, mezunların iş bulma oranlarının çok yüksek olduğunu ballandıra ballandıra anlatıyor, ortada bal yok, arı yok, nema paylaşımı var ya neyse. Dahası sadece sayılara baktığımızda, 7 bin 500 öğrenci 6 milyon 715 bin öğrencinin binde 1’i kadar. YÖK verilerine bakalım. Aktif 205 üniversite, 2 bin 68 fakülte, 327 yüksekokul, 1019 MYO, 7 bin 227 aktif program, 6 milyon 715 bin öğrenci var. Bu öğrencilerin 3 milyo 64 bin 184’ü MYO öğrencisi. Tabloya dikkat ederseniz öğrencilerin çoğunluğu açık ve uzaktan öğretimde, adı üzerinde “açık” ve “uzaktan”. Bunların nasıl bir yükseköğretim niteliği taşıdığı açık değil. Ama YÖK başkanı sistemi bozacak, nema dağıtımının meşruiyet aracı olacak ya, derdi zaten mezun olunca iş bulan 119 programdan toplamda 7 bin 500 öğrenci üzerinden yani binde 1’lerden bir model sunmaya çalışıyor. Bu modelde yukarıdaki nema dağıtımlarını içeriyor. YÖK: Bilgi toplumu değil ucuz işçi yetiştireceğiz, o da üniversitede olmaz diyor YÖK bir kere büyük resmi, binde 999’u başarısız saymış oluyor, bu çok ağır bir itiraf sayılır. Bu itirafına uygun bir eğilime arayışı da maalesef girmiyor. YÖK’ün zaten mezunları iş bulan birkaç programı kamu kaynağı ile çıraklaştırmaya dair modelini çok olumlu bir şey gibi sunmasına; tek yanlı tutum veya seçici argüman/sav demek bile fazla gelir. YÖK, en hafif ifadeyle olgunun bütününü örterek manipülasyon yapmakta, dolayısıyla gerçekleri çarpıtmaktadır. Avrupa ve ABD kanadı “bilgi bilim toplumu” yaratacağız diyordu. Sözde de olsa amaçları bu. YÖK böyle bir amacı çok fazla buluyor, ucuz işçi yetiştireceğiz diyor. Hatta bu ucuz işçi üniversite yetişmez zaten çırak olarak esnafa vereceğiz diyor. Esnaf da hakkını vererek pek çocuk genç çalıştırmak istemiyor, parasını da kamu kaynaklarını transfer ederek yapacağız diyor. Ayrıntıları uzun. Konu ağır. Çocuklar ve toplum bizzat MEB ve YÖK eliyle mahvediliyor.
www.evrensel.net
January 16, 2026 at 6:28 AM
Belediye şirketlerine Cumhurbaşkanı onayı şartı komisyonda kabul edildi https://www.evrensel...
Belediye şirketlerine Cumhurbaşkanı onayı şartı kabul edildi
Yazıyı Küçült (-) Yazıyı Büyüt (+) AKP’nin Meclise sunduğu ve belediyelerin şirketleşme yetkilerini doğrudan sınırlayan düzenlemeleri de içeren kanun teklifi, TBMM Bayındırlık, İmar, Ulaştırma ve Turizm Komisyonu’nda kabul edildi. Teklifle, belediyelerin dolaylı ya da bedelsiz biçimde şirket edinmesi, şirket kurması ve kooperatiflere ortak olması Cumhurbaşkanı onayına bağlanıyor. AKP tarafından geçtiğimiz hafta Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne sunulan 32 maddelik Tapu Kanunu ile Bazı Kanunlarda ve 375 Sayılı KHK’de Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifinin komisyon görüşmeleri tamamlandı. Teklif, yerel yönetimlerin ekonomik ve idari alanlardaki yetkilerini daraltan maddeleriyle dikkat çekti. Düzenlemeyle belediyeler ve bağlı kuruluşların; doğrudan ya da dolaylı şekilde şirket edinmesi, şirket kurması veya kooperatiflere ortak olması için Cumhurbaşkanı onayı zorunlu hale getiriliyor. Muhalefet, düzenlemenin yerel yönetimlerin özerkliğini zayıflatacağı ve merkezi idarenin belediyeler üzerindeki denetimini artıracağı uyarısında bulundu. Tapu, TOKİ ve kamulaştırma düzenlemeleri Teklif kapsamında Tapu ve Kadastro Genel Müdürlüğü bünyesinde oluşturulan Taşınmaz Değerleme Dairesi aracılığıyla, SPK ve BDDK yetkili değerleme kuruluşlarının raporlarının elektronik ortamda Tapu ve Kadastro’ya aktarılması zorunlu kılınıyor. Amaç; kamulaştırma ve toplulaştırma işlemlerinde “sağlıklı veri” kullanımı ve kamu giderlerinin azaltılması olarak ifade ediliyor. TOKİ’nin sosyal konut projelerine ilişkin yapım işlerinde, 31 Aralık 2027’ye kadar damga vergisi istisnası getirilirken, sosyal konut alanlarında acele kamulaştırma yolunun açılması da teklifin dikkat çeken başlıkları arasında yer alıyor. Kat Mülkiyeti Kanunu’nda yapılan değişiklikle site aidatlarının kat malikleri kurulu onayına bağlanması öngörülüyor. Yapı kooperatiflerinin, kesin maliyet hesaplanmadan tapu devri yapmasının önüne geçilmesi hedefleniyor. Şantiyelerde yetki belgeli ustaların kayıt altına alınması zorunlu hale getirilirken, yangın güvenliği denetimlerine ilişkin süre ve yaptırımlar da yeniden düzenleniyor. Hazine taşınmazları ve deprem düzenlemesi Atıl durumdaki Hazine taşınmazlarının kentsel dönüşüm ve sosyal konut projelerinde kullanılabilmesinin önü açılırken, elde edilecek gelirin yüzde 40’ının ilgili idareye, yüzde 60’ının ise kamuya aktarılması öngörülüyor. Kahramanmaraş merkezli 6 Şubat depremleri sonrası hak sahiplerine verilen hibe ve kredilerin haczedilememesi ve teslim edilen konutların kamu stokuna geri alınamaması da teklifte yer alıyor. Meslek odalarından uyarı Komisyonda söz alan Jeoloji Mühendisleri Odası Başkanı Hüseyin Alan, teklifin bazı maddelerinin zemin ve temel etütleri alanında çalışan mühendisleri doğrudan etkileyeceğini belirtti. Komisyon Başkanı Adil Karaismailoğlu ile Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakan Yardımcısı Ömer Bulut ise meslektaşların mağdur edilmeyeceğini savundu. Teklifin önümüzdeki günlerde Genel Kurul gündemine gelmesi bekleniyor.
www.evrensel.net
January 16, 2026 at 6:06 AM
İstanbul’dan Van’a giden uçak Erzurum’a zorunlu iniş yaptı. Yolcular saatlerce bekletildi, pilot polis çağırdı https://www.evrensel...
Van uçağı Erzurum’a zorunlu indi: Yolcular saatlerce bekletildi, pilot polis çağırdı
İstanbul’dan Van’a giden uçak Erzurum’a zorunlu iniş yaptı. Yaklaşık 5 saat bekletilen yolculara ikram ve konaklama sağlanmazken, tepkiler üzerine pilot polis çağırdı. İstanbul’dan Van’a gitmek üzere havalanan yolcu uçağı, olumsuz hava koşulları nedeniyle Erzurum’a zorunlu iniş yaptı. Yaklaşık beş saat süren bekleme sırasında yolcuların tepkisi üzerine pilot uçağa polis çağırdı. İstanbul Sabiha Gökçen Havalimanı’ndan dün saat 15.55’te kalkan uçak, hava koşulları gerekçesiyle Erzurum Havalimanı’na indirildi. Yolcular, inişin ardından uzun süre uçakta ve terminalde bekletildiklerini, bu süre boyunca yiyecek ve içecek ikramı yapılmadığını öne sürdü. Tepki sonrası polis çağrıldı Amida Haber’e göre uçakta çekilen görüntülerde konuşan bir yolcu, yaşananlara itiraz edilmesi üzerine pilotun uçağa polis çağırdığını ifade etti. Uçak boşaltıldıktan sonra yolculara otel, geçici barınma ya da alternatif uçuş imkânı sunulmadığı belirtildi. Yolcuların, Erzurum’dan Van’a kara yolu ile gönderildiği aktarıldı. Valizler zarar gördü Yolcular, Erzurum Havalimanı’nda bagajların gelişigüzel bantlara atıldığını, bazı valizlerin tekerlek ve kulplarının kırıldığını söyledi. Uçaktan geç indirildikleri için valizlerin uzun süre havalimanı içerisinde ve bantlarda beklediği belirtildi. Mağdur olduklarını dile getiren yolcular, “Bu Antalya uçuşu olsaydı böyle davranılmazdı” diyerek uygulamaya tepki gösterdi. Yolcular ayrıca, agresif davrandığı iddia edilen pilotlara yolcu güvenliğinin emanet edilmemesi gerektiğini savundu.
www.evrensel.net
January 16, 2026 at 5:51 AM
Aliağa'da 4 ayda 3 işçi çalışırken öldü Eski malzemeler, göstermelik denetimler ve hız baskısı Aliağa’yı bir ölüm hattına çevirdi. Son dört ayda üç işçi iş… https://www.evrensel...
Aliağa gemi sökümünde son 4 ayda 3 işçi çalışırken öldü: Her gün kelle koltukta çalışıyoruz
Yazıyı Küçült (-) Yazıyı Büyüt (+) İzmir – Aliağa gemi söküm bölgesi, son dört ayda üçüncü iş cinayetiyle bir kez daha ölüm alanına dönüştü. Blade Denizcilik tesisinde çalışan Salih Ataman, 10 Ocak’ta vinç kancasının koparak üzerine düşmesi sonucu yaşamını yitirdi. İşçiler, yaşananların “kaza” değil, denetimsizliğin, eski ve güvensiz malzemelerin, hız baskısının ve götürü çalışma sisteminin sonucu olduğunu söylüyorlar. Son dört ayda üç işçinin yaşamını yitirdiği bölgede ne gerçek bir denetim ne caydırıcı bir yaptırım ne de patronlara yönelik bir hesap sorma var. Salih Ataman’ın ölümünün ardından aynı iş kolunda çalışan, olayı bilen işçilerle görüştük. İş kazalarının artık günlük rutine, iş cinayetlerinin ise “şaşırmayacağımız olaylara” dönüştüğünü söyleyen işçiler, çalışma koşullarına ve arkadaşlarını kaybetmeye duydukları öfkeyi dile getiriyorlar. "Malzemeler yeni olsa Salih’i kaybetmezdik" Başka bir firmada çalışan bir gemi söküm işçisi, Salih Ataman’ın yaşamını yitirdiği iş cinayetini şöyle anlattı: “Vinç loçasındaki mandal çalışmıyordu. Loça zaten paslıydı. Rüzgâr kuvvetliydi, doğal olarak mandal tutmayınca çıkıyor. Normalde loçanın havada asılı kalmadan, güvenli şekilde çalışması gerekir. Ama burada öyle değildi. Mandal sistemi çalışmıyordu. Rüzgar ve aletin kötü olması sonucu üçlü sapan arkadaşımızın üzerine düştü. Ambulans gelene kadar zaten çoktan hayatını kaybetmişti. Yani malzeme düzgün olsa, yenisi alınmış olsa Salih’i kaybetmezdik.” "Denetimden önce haber geliyor, denetim bitince eski düzene devam" Patronların malzemeleri yenilemediğini söyleyen işçi, şöyle devam etti: “Malzemelerin kötü durumda olduğunu biliyorlar. Söylediğimizde de ‘gidin gemiden ne lazımsa alın’ diyorlar. Yani yine eski, çürük malzemeye yönlendiriyorlar. Masraftan kaçmak için gemiden çıkanları kullandırıyorlar. Platformun vinçleriyle de yıllardır aynı işler yapılıyor. Bu kadar eski ve ömrü tükenmiş malzemeyle çalışınca bedelini işçilerin ömründen kesiyorlar.” Denetimlerin ise göstermelik olduğunu vurguluyor: “Denetim haberi zaten önceden geliyor. Ona göre ortalığı toparlıyorlar. Denetim bitince eski düzene devam. O yüzden ne ceza alıyorlar ne uyarı. Denetim var ama sonuç yok.” "Götürü sistem ölüm riskini büyütüyor" İşçiler, iş cinayetlerinin önemli nedenlerinden birinin hız baskısı ve götürü sistem olduğunu söylüyor: “Şöyle bir sistem var: Ne kadar hızlı bitirirsen o kadar çok para alırsın. İnsanlar zaten zor durumda, daha fazla kazanmak için bu götürü sistemini kabul ediyor. Ama bu sistem olduğu sürece iş kazası da iş cinayeti de bitmez.” Götürü sistemin yorgunluğu ve dikkatsizliği artırdığını anlatıyor: “Normalde 7-8 ayda bitecek işi 4-5 ayda bitirmek için anlaşılıyor. Her gün iki kat fazla çalışıyorsun. Daha yorgun, daha dikkatsiz oluyorsun. Sonra bir şey olunca ‘kader’ deniyor. Ama mesele kader değil. Bu koşullarda çalışmak zorunda bırakılmasak, ‘hadi hadi iş bitecek’ diye baskı kurulmasa bunlar olur mu?” Bu noktada işçi, sorunun bireysel dikkatsizlik değil sistem olduğunu vurguluyor: “Evet işçinin dikkati önemli ama bu koşullarda kim ne kadar dikkat edebilir? Başta götürü sisteminin kalkması, her yerde çalışma koşullarının insan gibi olacak şekilde düzenlenmesi lazım.” "Kurşun yüksek çıktıysa ya kapı dışarı ya da sürgün" Gemi sökümde sadece ani ölümler değil, ağır hastalıklar da işçilerin kaderi haline gelmiş durumda: “Kurşun oranı yüksek çıkması, bel fıtığı, akciğer hastalıkları çok yaygın. Ama özellikle kurşun yüksek çıkarsa ya seni başka yere gönderiyorlar ya da direkt çıkışını veriyorlar. Hem bu iş yüzünden hastalanıyorsun hem de işsiz kalıyorsun.” Meslek hastalığı olarak tanınmamasına da tepki gösteriyor: “Bu hastalıkları meslek hastalığı saymıyorlar. Tedavisi de öyle hemen olmuyor. 4-5 ay temiz hava alman gerekiyor. Yıllarca ölüm riskiyle çalışıyorsun, sonra da hastalığınla ortada kalıyorsun.” "Her gün ölüm riskiyle bu ücretlere çalışılmaz" İşçiler, ağır risklere rağmen ücretlerin düşük olduğunu söylüyor: “Her gün kelle koltukta çalışıyoruz. 60-70 bin lira maaş alıyoruz. Bu işin ağırlığına, riskine, bize bıraktığı hastalıklara bakınca bunun karşılığı bu para olamaz.” Ücret tartışmasını “tehlike primi” değil “yaşam hakkı” üzerinden kuruyorlar: “90-100 bin lira denince fazla gibi geliyor olabilir ama yaptığımız işi kim kolay kolay yapabilir? Her gün üstümüze ne düşecek diye çalışıyoruz. Böyle bir çalışmanın karşılığı da farklı olmalı.” İşçilerin birlikte hareket etmesinin önüne baskı ve korku konulduğunu da anlatıyor: “Zam isteyince hemen işten atma tehdidi başlıyor. İşçiler korkuyor: kira var, kredi var, çocuk var. Ama işverenler hemen bir araya gelip ortak zam açıklayabiliyor. Biz bir araya gelince dağıtılıyoruz. Yine de başka yol yok, birlik olmak zorundayız.” Aliağa’daki son iş cinayetleri Aliağa gemi söküm bölgesinde yaşanan iş cinayetleri münferit değil, sistematik bir ölüm düzeninin sonucu. Son dört ayda yaşamını yitiren üç işçi, denetimsizliğin ve kâr hırsının nasıl can aldığını bir kez daha gösteriyor. Halil İbrahim Uz 45 yaşında, iki çocuk babası, taşeron işçiydi. Bergama’da yaşıyordu. 2 Ekim’de Mavi Denizcilik (Sugurya) Geri Dönüşüm Tesisleri’nde geminin kaptan köşkünde bulunan keresteleri sökerken yaklaşık 5 metre yükseklikten düştü. Mesai arkadaşları ambulansın 45 dakika sonra geldiğini söylüyor. Hasan Aktepe 40 yaşında, iki çocuk babasıydı. Aliağa’da yaşıyordu. 12 Kasım’da eski adı Kalkavan Gemi Söküm olan Gemi Geri Dönüşüm Tesisleri’nde kesilen gemi parçasının altında kaldı. Parçaların 600-700 ton ağırlığında olduğu, 3-4 kepçeyle kaldırılabildiği belirtiliyor. Hastaneye bile götürülemeden yaşamını yitirdi. Salih Ataman 49 yaşında, iki çocuk babasıydı. Aliağa’da yaşıyordu. 10 Ocak’ta Blade Denizcilik tesisinde vinç kancasının kopması sonucu üzerine düşmesiyle yaşamını yitirdi. Ambulans geldiğinde hayatını kaybetmişti.
www.evrensel.net
January 16, 2026 at 5:45 AM
Tersane patronları nabız yokluyor; yevmiye düşürmeyi tartıştırıyor Tersanelerde on binlerce işçi hâlâ zam oranını bilmiyor. Desan ve Sedef tersanelerinde ise zam yerine yevmiyelerin düşürüleceği… https://www.evrensel...
Tersane patronları nabız yokluyor; yevmiye düşürmeyi tartıştırıyor
Yazıyı Küçült (-) Yazıyı Büyüt (+) İstanbul – Ocak ayı ortalanmış olmasına rağmen tersanelerde on binlerce işçi hâlâ ne kadar zam alacağını bilmiyor. Bu belirsizlik bir ihmal ya da gecikme değil; tersane patronları tarafından bilinçli biçimde uygulanan bir yöntem. Zam dönemini mümkün olduğunca uzun bir zamana yayarak işçilerin beklentilerini düşürmek, tepkilerini dağıtmak ve süreci kontrol altında tutmak hedefleniyor. Her yıl benzer biçimde işletilen bu sistemde patronlar, kış aylarında siparişlerin düştüğünü gerekçe göstererek işçilere “fazla beklentiye girmemeleri” yönünde telkinlerde bulunuyor. Böylece daha baştan zam oranı aşağı çekilmiş oluyor. Bu yönüyle tersanelerdeki zam süreci, yıllardır patronların elinde bir baskı ve oyalama aracına dönüşmüş durumda. Zam değil, kesinti konuşuluyor Ancak bu yıl, önceki yıllardan farklı olarak yeni ve daha ileri bir hamle de devreye sokulmuş görünüyor. Desan ve Sedef tersanelerinin bazı taşeronlarında zam yapılması bir yana, yevmiyelerin düşürüleceği yönünde bilgiler dolaşıma sokuldu. Desan’da taşeron olarak çalışan bir işçi patronların tavrını şöyle özetliyor: “2100 lira olan yevmiyemizi 1900’e düşüreceklerini söylediler. ‘İşine gelmeyen çıkıp gidebilir’ dediler.” ‘Nabız yoklama’ hamlesi Henüz bu durum tüm tersaneleri kapsayan, kesinleşmiş ve ortaklaşmış bir uygulama halini almış değil. Ancak işçiler, bunu sıradan bir söylenti değil, patronların bilinçli bir “nabız yoklama” hamlesi olarak görüyor. Patronlar, işçilerin ne kadar geriye itilebileceğini, neye itiraz edip neye sessiz kalacağını ölçmeye çalışıyorlar. Daha önce de benzer biçimde, tersanelerde dolaşıma sokulan bilgiler kısa sürede tüm işçilerin ortak bilgisi haline gelmişti. Patronlar, bu dolaşımı bir tür test alanı olarak kullanıyor: Tepki var mı, öfke ne kadar büyüyor, sessizlik ne kadar sürüyor? "Bizimle dalga geçiyorlar" Sedef’te taşeronda çalışan bir işçi, durumu şöyle anlatıyor: “2000 lira olan yevmiyenizi 1800 liraya düşüreceğiz diyorlar. Bizimle dalga geçiyorlar, sabrımızı sınıyorlar. Para verip aldığımız her şey zamlanıyor. Zamlanmayan hiçbir şey kalmadı. Bizim patronlar ise zam yapmayı geçtim, ücretleri düşürmeyi düşünüyor. Bu işçiler bu parayla nasıl geçinecek, onu hiç düşünmüyorlar.” Bir başka işçi, patronların bu hamleyi gerçekten hayata geçirecek cesareti bulamayacağını düşünüyor: “Ayak oyunu yapıyorlar. Ortamı yokluyorlar. İşçi ne der, ne yapar diye bakıyorlar. Tersanelerde işçilerin bir şey yaptığı, mücadele ettiği yok. Patronlar da bunu biliyor. ‘Yüzde 10 versek çalışırlar mı, peki bir de elinden ekmeğini alsak yine çalışırlar mı’ diye hesap yapıyorlar. Ama o kadarına cesaret edeceklerini sanmıyorum.” "Hata bizde sessizliğimiz patronlara cesaret veriyor" Ancak cesaret edilebileceğini düşünen işçiler de var. Onlara göre patronların bu cüreti, işçilerin yıllardır süren sessizliğinden geliyor: “Hata bizde. Bu zamana kadar ne verdilerse ‘gık’ demedik. 100 lira zam yaptılar ‘tamam’ dedik, 200 lira yaptılar ‘tamam’ dedik. Adamlar da şunu düşünür: Ne kadar az zam yapsak da ses çıkmıyor, demek ki ücreti düşürsek de ses çıkmaz.” Bu sözler, tersanelerde örgütsüzlüğün ve sessizliğin nasıl bir cesaret üretimi yarattığını da açık biçimde gösteriyor. Taviz, yeni tavizlerin kapısını açıyor; geri çekilme, daha büyük saldırıların önünü açıyor. "Bugün keserler, yarın zam yaptık derler" Desan’da çalışan bir başka işçi ise bu durumu patronların yeni bir taktiği olarak yorumluyor. Zamların zaten çoğu zaman mart ayına kadar sarktığını hatırlatarak şunları söylüyor: “Bugün yevmiyeleri 200 lira eksiltirler. Nisan ayında da çıkar 200 lira zam yaptık derler. İşçi için elde var sıfır olur ama onlar adını zam koyar. Hem kesintiyi yaparlar hem de zam sürecini uzatırlar.” Bu yöntemle patronlar hem fiili bir ücret düşüşü yaratmış oluyor hem de ileride yapılacak göstermelik artışları “zam” diye pazarlayabiliyor. Kuzey Star tersanesine bağlı bir taşeronda çalışan bir işçi ise henüz böyle bir kesinti bilgisinin kendilerine ulaşmadığını söylüyor ama tersanelerde zaten zam yapılsa bile alım gücünün sürekli düştüğüne dikkat çekiyor: “Geçen sene çoğu yer yüzde 10 yaptı. En iyi yapan yer asgari ücret kadar, yüzde 30 zam vermiştir. Ama yüzde 30 zam demek zaten zam yapmamak demek. Geçen yılın 1700 lirası, bu yılın 1900 lirasından daha değerli. Güya 200 lira zam almışım ama aslında almamışım, kaybetmişim.” Ve çok çarpıcı bir tespitle durumu özetliyor: “Dün işçinin cebindeki parayı enflasyonla alıyorlardı. Bugün doğrudan almayı uygun görmüşler demek ki.” Zam belirsizliğinden açık ücret gasbına Bu sözler, tersanelerde gelinen yeni eşiği de tarif ediyor. Dün ücretler zam yapılmış gibi gösterilerek erirken, bugün doğrudan ücret düşürme ihtimali tartışmaya açılıyor. Zam belirsizliğiyle başlayan süreç, şimdi açık bir yoksullaştırma ve geriletme hamlesine doğru evriliyor. İşçilerin “nabız yoklama” dediği tam da bu: Patronlar; ne kadar ileri gidebileceklerini, ne kadarına ses çıkacağını, ne kadarına sessizlikle razı olunacağını ölçüyor. Tersanelerde bugün konuşulan yevmiye düşürme meselesi, yalnızca bir ücret tartışması değil; işçilerin gelecekte hangi koşullara razı edilmek istendiğinin de habercisi.
www.evrensel.net
January 16, 2026 at 5:24 AM
LC Waikiki’de büyümenin bedelini işçiler ödüyor LC Waikiki Avrupa hedefleriyle büyürken, depolarda çalışan işçiler yemekhanelerde küçülen porsiyonlara, kaldırılan iş pantolonlarına, üç yıllık montlara ve… https://www.evrensel...
Freddie Mercury’nin yıllar sonra ortaya çıkan kızı yaşamını yitirdi
Nadir görülen omurilik kanseriyle mücadele eden Bibi, 48 yaşında hayatını kaybetti. Yazıyı Küçült (-) Yazıyı Büyüt (+) (Haber Merkezi)
www.evrensel.net
January 16, 2026 at 4:21 AM
✒️ Yücel Özdemir yazdı: ABD ile Avrupa arasında ‘Grönland savaşı’ mı çıkacak? https://www.evrensel...
ABD ile Avrupa arasında ‘Grönland savaşı’ mı çıkacak?
Yazıyı Küçült (-) Yazıyı Büyüt (+) ABD Başkanı Trump geri adım atmadığı takdirde “Grönland sorunu”, ABD ile Avrupa arasında derin çelişkilere yol açacak gibi görünüyor. Son açıklamalarına bakılırsa geri adım atmaya da pek niyetli değil. Danimarka Dışişleri Bakanı Lars Lokke Rasmussen ve Grönland Dış İlişkiler Temsilcisi Vivian Motzfeldt’in önceki gün Beyaz Saray’da Dışişleri Bakanı Marco Rubio ve Başkan Yardımcısı JD Vance ile yaptıkları görüşmeden ciddi bir sonuç çıkmadı. Trump, bu görüşmeden önce ve sonra yaptığı açıklamalarda “Bir milim geri adım atmayacağının” mesajını verdi. Kararlılığını sürdürüyor. Avrupa ise karşı hamleler yapmaya başladı. Danimarka’nın daveti üzerine İsveç ve Norveç askerleri Grönland’a ulaştı. Almanya’dan da dün 13 asker başkent Nuuk’a iniş yaptı. NATO üyesi diğer ülkelerden askerlerin de 17 Ocak’a kadar Grönland’da olması bekleniyor. Alman basını Avrupalı NATO üyesi ülkelerin askeri çıkarmasını “keşif” olarak nitelendiriyor. Ancak bunu, daha büyük askeri çıkarma için ön inceleme olarak görmek gerekiyor. Dolayısıyla, ABD’ye askeri bir mesaj veriliyor. Trump’ın Avrupa’nın bu “askeri keşif seferine” daha büyük bir askeri çıkarmayla yanıt vermesi durumunda transatlantikte tansiyon şiddetlenebilir. Ki gözünü karartmış Trump’ın yapmayacağı bir hareket değil. Bu nedenle Trump’ın Grönland hayalinin, ne zaman nereye varacağını bugünden kestirmek zor. Der Spiegel’den Bernhard Zand’a konuşan New York Risk araştırmaları ve danışmanlık şirketi “Eurasia Group” Başkanı Ian Bremmer, sürecin askeri işgal şeklinde sonuçlanmayabileceğini düşünenlerden. Şöyle diyor: “Fiziksel anlamda bir işgal olmayabilir. Bir ülkenin egemenliğini zayıflatmanın birçok yolu var. Açık-gizli operasyonlar, dezenformasyon, siyasi baskı, hatta Grönlandlıları referanduma ikna etmek için ekonomik teşvikler bunlar arasında. Trump, üst düzey danışmanlarına böyle bir plan hazırlamaları talimatını verdi. İşgal önümüzdeki hafta gerçekleşmeyecek ve Amerika’nın hava indirme birliklerini Grönland’a gönderip NATO’nun sonunu getirmesi de söz konusu değil.” (14.01.2026) Açıklamaları, hamleleri niyet belirtisi olarak okumak mümkün. ABD’nin Grönland’ı kendi etkisi altına almak için pek çok değişik yola başvuracağı anlaşılıyor. Avrupa ile askeri olarak karşı karşıya gelmek ise en son seçenek görünüyor. Avrupa’nın ciddi temaslar ve görüşmeler yapmadan asker göndermeyi gündemine alması ise dikkat çekici. Buradaki hedefin Grönland’ın paylaşımında söz sahibi olacak şekilde askeri güç konuşlandırılması olduğu anlaşılıyor. Trump’ın önüne gelen ülkeyi tehdit etmesi, Venezuela ve Grönland’da yaptıkları nedeniyle “uluslararası hukuk”u tanımadığı gerçeği, şu sıralar sıkça gündeme getiriliyor. Güçlünün sözünün geçtiği “orman kanunları” devrinin başladığından söz ediliyor. Bu kural aslında hep geçerliydi. Eskiden de güçlü imparatorluklar, kapitalist-emperyalist devletler aynı şeyi yapıyorlardı. Büyük savaşlar ve yıkımlar böyle gerçekleşti. Dolayısıyla son günlerde Avrupa basınında sıkça gündeme getirilen “Trump’ın orman kanunları” yeni değil. Bugün ile en önemli farklılık daha önce “orman kanunları”nı hep birlikte uzlaşma içinde uyguluyorlardı: Yugoslavya’nın parçalanması, Somali, Afganistan, Irak, Libya, Suriye... Şimdi ise kendisini “en güçlü” gören ABD ve Lideri Trump, oyunun kurallarını değiştirip, tek başına “orman kuralları” işlettiği için rahatsızlar. İtirazın ana nedeni bu. Ama buna rağmen, henüz ABD ve Trump’ı doğrudan karşılarına alıp net bir şekilde itiraz da etmiyorlar. Birleşmiş Milletler (BM) Güvenlik Konseyinin daimi üyeleri Fransa ve İngiltere’den ciddi bir ses yok. Avrupa’nın en büyük ekonomisine sahip Almanya da net bir tutum almış değil. Hafta başında Washington’a giden Almanya Dışişleri Bakanı Johann Wadephul, Trump’ın Venezuela Devlet Başkanı Maduro ve eşi Cilia Flores’ın kaçırılmasını açıktan mahkum etmedi. ‘Oldukça verimli’ bir görüşmenin geçtiği açıklandı. Halbuki ülke içinde günlerdir ABD’nin uluslararası hukuku hiçe saydığı ve Alman hükümetinin bu konuda açık bir tutum alması gerektiği yönünde çağrılar vardı. Uluslararası ilişkilerde, döneme ve koşullara göre esneklik gösteren “uluslararası hukuk” denilen nizam, gelinen aşamada yerini “uluslararası haydutluğa” bırakmış görünüyor. Öncesi bir yana İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra kurulan “uluslararası hukuk nizamı”nın temeli, Hitler faşizminin yenilgisinden geriye kalan yıkım üzerinden yükselmişti. Sovyetlerin varlığı güç dengeleri bakımından Batılı emperyalistlerin haydutluğuna sınır çekiyor, devletler arası şiddeti yasaklıyordu. Dahası Nazilerin yargılandığı Nürnberg mahkemelerinde, sadece devletlerin değil, insanlık suçu işleyen bireylerin de cezai kovuşturmaya uğrayabileceği ve cezalandırılabileceği benimsenmişti. Küçük ülkeleri büyüklere karşı koruyan koşullarda “uluslararası hukuk” bir anlam taşıyordu. Gerisi boş bir söylemden öteye geçmiyor.
www.evrensel.net
January 16, 2026 at 4:06 AM